Dünyaya REZİL Ettiler
21/9/2007 -Kategori: Haber
Siyasi konularda bülbül kesilmesini çok iyi bilen YÖK, 'skandal teşhir'de sessiz kaldı. İşte Türkiye'yi şoke eden eğitim skandalı...
Üniversitelerin sessizliği
On dört Türk akademisyenin makale hırsızı olarak dünyanın en prestijli bilim dergisi Nature'de teşhir edilmesinin üniversiteler tarafından ölüm sessizliğiyle karşılanması bilim dünyamız adına utanç verici, küçültücü bir olaydır.
Konuyu bilmeyenler için bir özet vermek istiyorum: arXiv adlı Amerikan bilimsel web sitesi, kısa bir süre önce 14 Türk doktora öğrencisi, doçent ve profesörün imzasıyla yayımladığı fizik makalelerinin daha önce Batı'da yayımlanmış makalelerden kopya edildiğini açıkladı.
Bu makalelerin çoğunun sahibi Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) doktora öğrencilerinden Mustafa Saltı ve Oktay Aydoğdu'dur.
Olayı daha da vahim hale getiren, ilgili üniversitelerin konu hakkında hareketsiz kalmalarıdır. Siyasi konularda bülbül kesilmesini çok iyi bilen Yükseköğretim Kurulu da (YÖK) bu konuda sessiz kaldı.
Olay geçen kasım ayında Saltı ve Aydoğdu'nun ODTÜ'deki sözlü sınavında ortaya çıkmaya başladı.
Nature'ün haberine göre, Saltı ve Aydoğdu'nun yerçekimsel fizikle ilgili yayımlanmış birçok İngilizce makalesi vardı. Ancak, sınavda lise düzeyinde fizik bilgisine sahip olmadıkları ortaya çıktı. İngilizceleri de tatminkâr değildi.
Şüphelenen profesörler, öğrencilerin arXiv'de ve diğer birçok uluslararası bilimsel dergide yayımlanmış olan makalelerini incelediler ve bunların büyük bir bölümünün başka makalelerden aşırılmış olduğunu gördüler.
Olayı arXiv'e bildirdiler. arXiv kendi yaptığı araştırmasında, 14 akademisyene ait 64 makaleyi birçok bölümünün çalıntı olduğu iddiasıyla yayından kaldırdı. Bu makalelerin referans numaralarını tıkladığınızda iddia edilen çalıntının hangi makalelerden yapılmış olduğuna dair sayfa açılıyor.*
Olay burada bitmiyor. Dün Prof. Açıkgöz, Doç. Havare, Yrd. Doç. Pirinççioğlu, Yrd. Doç. Binbay ve doktora öğrencileri Aydoğdu, Saltı, Korunur'dan ortak bir mektup aldım. "Delilsiz, asılsız ve önyargılı ithamlara maruz kaldık" diyorlar. Onlara göre "uğursuz bir oyun" oynanmakta.
Bir uğursuzlukla karşı karşıya olduğumuz kesin. Ama uğursuzlar kim?
Bunları ortaya çıkarmak çok kolay. Çünkü kişilere, yazdıkları makalelere, makalelerini aşırdıkları iddia edilen makalelere kolaylıkla ulaşmak mümkün. Ulaşılması mümkün olmayan üniversitelerde ve YÖK'te bunları ortaya çıkaracak irade ve ahlak bilinci.
YÖK, ODTÜ ve diğer üniversiteler harekete geçmeli, ahlaksızlığa (eğer varsa) sessizlik içinde ortak olmaya devam etmeyeceklerini göstermelidirler.
Peşinizi bırakmayacağım.
* http://arxiv.org/new/withdrawals.aug.07.html
Metin Münir - MİLLİYET
20.Eylül.2007 13:08:33
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
ÜÇ BİN KART NASIL YAZILIR?
21/9/2007 -Kategori: Eglence
>>Bir dönem bir genel müdür yardimciligi yapmis
birisi
>>anlatiyor:
>>
>>"Sene 1965. Bir genel müdürlükte özel kalem
müdürü
>>yardimcisiyim..
>>
>>Bayrama 10 gün var.. Benim müdür hastalandi.. Ise
>>gireli 2
>>hafta olmus, olmamis.
>> Genel Müdür bey beni çagirtti:
>>
>> -Tebrik kartlari hazir mi?..
>>
>>Sasirdım
>>
>>- Hangi kartlar efendim?
>>- Aman evladim, Sükrü Bey sana söylemedi mi?
Bayram geldi,
>>tebrikkartlari simdiye kadar hazir olmaliydi.. Tüh
tüh.. Çabuk
hemen hazirlayiverin.
>>
>>- Emredersiniz efendim! dedim, ancak sabaha kadar
3 bin karti
>>nasil yazacagim?
>>Genel müdür bey, bütün kartlari çini mürekkebiyle
ve en
>>güzel yazimla yazmami istedi
>>
>>3 bin karttan 2 bin tanesini kendisinden makamca
>>alt'takilere susekilde yazacaktim: "Bayramini
kutlar, gözlerinden
öperim".
>>
>>1.000 tanesi de üst makamdakilere olacakti ve
onlarda da su
>>ifade yer
>>alacakti:"Sizin ve esinizin bayramini
saygiyla kutlarken, sihhatli
ve basariligünler niyaz ederim."
>>
>>Sabaha kadar 3 bin kart, düsünebiliyor
musunuz?!?..
>>Çaresiz kollari sivadim:
>>
>>"Bayramini kutlar, gözlerinden öperim",
>>
>>"Bayramini kutlar, gözlerinden öperim",
>>
>>"Bayramini kutlar, gözlerinden
öperim"...
>>
>>1, 5, 10, 18, 28, 58, 108, 188, 558.. Yaziyorum,
yaziyorum
>>bitmiyor!..
>>
>>Nasil sikinti basti!... 738, 918..
>>2,5 paket Samsun'u bu arada bitirmisim. Öyle
iskence çekiyorum ki,
ekmek parasi olmasa birakip kaçacagim. Sira 2000. karta
geldiginde
>>
>>- safak söküyordu. Ben de bitmisim ama önümde hala
yiginla
kart duruyor> 1.000 tane de üst makamlara yazilmasi
gerekenler var. 4.
paket sigarayla birlikte: "Sizin ve esinizin
bayramini saygiyla
>>kutlarken, sihhatli ve basarili günler niyaz
ederim" e basladim.
>>
>>- Boyuna yaziyorum, göz kapaklarim iyice
agirlasti, takoz
koysam gene de
>>kapanacak.
>>
>>- 209, 529, 689.. Yaz babam yaz.. Ama artik kalemi
parmaklarimin arasinda tutamaz oldum. Ben kaleme degil,
kalem bana hakim:
>>
>>"Sizin ve esinizin bayramini saygiyla
kutlarken, sihhatli v e
>>basarili günler niyaz ederim."
>>"Sizin ve esinizin bayramini saygiyla
kutlarken, sihhatli ve
>>basarili günler niyaz ederim."
>>"Niyaz ederim basarili günler sizinle
esinizin bayramini
>>kutlarken.."
>>
>>"Kutlarken esinizin bayramini saygiyla
sihhatli günler diler
>>Niyazi ile beraber ederim.."
>>"Niyazi ile birlikte sizin ve esinizin
bayramini kutlarken
>>ayricasihhatle ederim.."
>>"Önce bayraminizi eder, sonra esinizle
Niyazi'ye basarili
>>
>>günlerdilerim.."
>>
>>"Sizin de esinizin de Niyazi'nin de bayramini
saygiyla eder,
>>sihhatdilerim.."
>>"Sihhatli esinizin bayramini saygiyla
kutlarken, Niyazi'ye
>>basarilardiler ayni zamanda ederim.."
>>
>>"Bayraminiza etmeden önce esinizi saygiyla
kutlar Niyazi'nin
>>gözlerinden öperim.."
>>
>>"Sizin de, esinizin de, Niyazi'nin de,
bayramini da,
>>tatilini de,
>>
>>gelmisini de, geçmisini de.. saygiyla
ederim.."
>>
>>Sabah tam mesai saatinde, gözlerim kan çanagi bir
halde
>>kartlariyetistirdim..
>>
>>Genel müdür bir-ikisine söyle bir bakti:
"Aferin" dedi.
>>
>>"Güzel yazmissin. Hemen postalayin!"
HEMEN POSTALADIK!..
>>
>>3 gün sonra da önce bizim genel müdürü,
>>sonra da bendenizi
>>postaladilar!..
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
Fenerbahçe ile ilgili sorular
21/9/2007 -Kategori: Eglence
1.Fenerbahçe için Türkiye kupası neden önemli değilrdir?
Cvp:Çünkü elle tutulur bir başarı değildir
2. Fb'li genç taraftarların en çok kullandıkları cümle
hangisidir?
Cvp:Bana Türkiye kupasını anlatsana dedeee
3.Türkiye kupasını kazandıkları görülmüş iki Fb'li yanyana
gelince ne yapılır?
Cvp:Aralarına girip dilek tututlur ve foto çekilir.
4.:Fb'lilerin
çoğu Türkiye kupasını neden gri olarak hatırlıyor?
Cvp:Çünkü kupayı ilk aldıklarında tv.ler siyah beyazdı
5.Fb'lilerin bir kısmı Türkiye kupasına inanmıyor neden?
Cvp:Bazıları görmedikleri şeye inanmazlar
6.Arşimet bugün yaşasaydı neyi bulamazdı?
Cvp:Fb'nin Türkiye kupasını kaldırma kuvveti.
7.Fb'nin Türkiye kupasını kazanması en çok hangi kitapta
geçer?
Cvp:Rüya tabirlerinde
Federasyona
basvurdum.Türkiye nin gelecegi acisindan fenerin bir kupa almasi lazim dedim ve
teklifimi kabul ettiler.
Bir kupa organize edecekler.
Kupa
Adi: SÜT KUPASI
Takimlar: Fenerbahce, Pendikspor,
Denizlispor,Mersin Idman Yurdu
Bu
zorlu kupada fenere basarilar diliyoruz.Kalbimiz sizinle
Haydi
sari kanarya
Yorum (1) Kalıcı Bağlantı
YÖK iktidarını kaybetmemek için türbana sarıldı
20/9/2007 -Kategori: Haber
YÖK iktidarını kaybetmemek için türbana sarıldı Bu günlerde en çok konuşulan, hazırlanmakta olan anayasa taslağıdır. Ortalıkta netleşmiş bir taslak olmamasına karşın, herkes kendi önyargısıyla, düşlediği konuları tartışıyor.
Bu bağlamda biz de, kamuoyuna yansıyan ve resmiyet kazanmayan taslaktaki üniversite maddelerini tartışmak istiyoruz.
Cumhuriyet'in kuruluşundan bir yıl sonra yürürlüğe giren 1924 Anayasası'nı bir yana bırakırsak, sonraki iki anayasa da darbe dönemlerinin ve darbe iradesinin egemen olduğu anayasalardır. Bunlar, 1961 ve 1982 anayasaları olarak bilinmektedir. 1961 Anayasası'nın hazırlanışı ve halka sunuluşu daha demokratiktir. Bu gerçeği görmezden gelemeyiz. Nitekim, halkoylamasında % 61 oyla kabul edilmiştir. 1982 Anayasası ise tam tersine baskı ortamında ve aleyhinde konuşmaların yasaklandığı bir ortamda halka sunulmuş ve kabul edilmiştir. Burada, oyların renklerinin bile zarflarda görülmesi sağlanmıştır. Bir deyişle buna "korku anayasası" demek mümkündür.
Türkiye, ilk kez darbe etkisinin olmadığı bir anayasa hazırlığı içindedir. Hazırlanan taslak geniş bir tartışma ortamından sonra TBMM'ye gelecek, orada kabul edilecek ve sonra da halkoylamasına sunulacaktır. Sonuç, uzun bir süreçten sonra alınacaktır. Bir partinin sayısal üstünlüğü, o anayasanın, o partinin anayasası anlamına gelmez, gelmemelidir. Burada dikkat edilecek olan, sayısal üstünlükteki partinin, uyarıları dikkate alması ve uzlaşmaya önem vermesidir. O nedenle daha şimdiden, yeni anayasaya, darbe anayasasına inat "parti anayasası" yakıştırması yapılması doğru değildir. Bunu doğru bulmak demek, kanımca, "darbe olsun, onlar anayasa yapsın, bizler ona layıkız" demektir.
YÖK'le ilgili düzenleme nasıl olmalı?
Üniversite kavramı ilk kez 1961'de anayasada yer almıştır. 1924 Anayasası'nda üniversite yoktur. Doğru olan da budur. Üniversiteler evrensel kurallara göre çalışırlar. Her ülke kendine göre bir üniversite biçimi sergileyemez. Evrensel kuralın başında "özerklik" gelir. Buradaki özerklik idari ve akademik özerklik kavramlarını kapsar. Cumhuriyet'i kuranlar doğru olanı yapmışlardır. Nitekim, üniversitelere özerklik ve özgürlük getiren ilk üniversite yasası 1924 Anayasası döneminde 1946'da yürürlüğe girmiştir. Demek oluyor ki; üniversite yönetim şeklinin illa anayasaya yerleşmesi gerekmiyor.
27 Mayıs İhtilali'nin ürünü olan anayasa, üniversite özerkliğini yasadan anayasaya taşımıştır (m. 120). Burada üniversitelerin devlet eliyle kurulacağı ve üniversitelerin "bilimsel ve idari özerkliğe" sahip olacakları yazılmıştır. Böylece üniversiteler, ilk kez anayasal kurum olmuşlar ve evrensel kurallar anayasada yer almıştır. 12 Mart 1971 darbesini yapan güçler, bu iki evrensel kurala tahammül edemedikleri için idari ve bilimsel özerklik sözcüklerini sadece, "özerk" olarak değiştirmişlerdir. Bununla üniversite özerkliğine sınırlama getireceklerini düşünmüşler; çıkardıkları 1973 yasasında, idari özerkliğe bazı sınırlar getirmişlerdir. Ancak, İstanbul ve Ankara üniversitelerinin Anayasa Mahkemesi'ne açtıkları iptal davaları sonucunda Mahkeme, özerkliği daha geniş düşünerek, idari özerkliğe ters düşen maddeleri iptal etmiştir. Dolayısıyla, kısa ömürlü olan bu yasa, 1975-1980 arasında, üniversitelere tarihin en geniş özerkliğini yaşatmıştır.
12 Eylül 1980 darbecileri 1981 tarihli Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Yasası ile üniversitelerin özerkliklerini kaldırmış ve üniversiteler, "üniversiteler bilimsel özerkliğe sahip" kurumlar olarak tanımlanmıştır. 1973 yasasındaki "özerk" sözcüğünün daha geniş özerklik anlaşıldığından ders alan Doğramacı ve darbeciler, bu kez "bilimsel özerklik" diyerek özerkliğe gerçek anlamda sınır getirmişler ve idari özerkliği yok etmişlerdir. YÖK'ün bu maddesi, bir yıl sonra çıkan 1982 Anayasası'nda aynen yer almıştır. Dünyada belki de anayasadan önce yasa çıkaran ve yasa maddesinin anayasa maddesi olduğu tek olgu budur. Bu yasayla üniversite sıradan bir kurum durumuna düşürülmüştür. Evrensel kuralın sadece "bilimsel"i kalmışsa da uygulamada görüldü ki; Türkiye'de idari özerklik yoksa akademik özgürlüğün de bir değeri yoktur. Bizim ülkemizde idari özerklik akademik özgürlükten önce gelir. Sistem, bir öğretim elemanını her an işten atabiliyor, sürgün edebiliyor ve işe alamıyorsa, o sistemde bilim özgürlüğü asla olamaz. Nitekim 25 yıllık deneyim bunu göstermiş; üniversiteler suskunlaşmıştır. Darbeciler, "bu kadarı da fazla olur, dünyaya ters düşer rezil oluruz" demeselerdi, kuşkusuz bilimsel özerklik de yasaya konulmazdı.
YÖK Yasası'nı çıkartan irade bugün de iş başındadır. Bu irade, Türkiye'de hangi siyasal anlayışı egemen kılmak istiyorsa, üniversiteleri o yönde kullanmaktadır. Yayınlanan darbe günlüklerinde de bunu açıkça görüyoruz. Bunun temel nedeni idari özerkliğin olmayışıdır. Bugün üniversiteler ciddi bilim üreten kurumlar olmaktan çok ülke yönetimine el atan, zinde güçler tarafından yönlendirilen siyasal organlar haline gelmişlerdir. İki de bir rektör toplantıları yapmak, önceden hazırlanan metinleri rektörlere ayakta alkışlatmak, sıkça Anıtkabir'e yürüyüşler düzenlemek başlıca kanıtlardır. Nitekim, ortada hiçbir gerekçe yokken, yasada yeri olmayan ve uydurulan Rektörler Komitesi yeniden toplanmıştır. Artık kabak tadı veren bu toplantıların inandırıcılığı da kalmamıştır. Dağ başındaki çoban bile bunlardan usanmıştır. Sonuçta, üniversite gibi, her ülkenin olmazsa olmaz bilim kuruluşu üniversitelerin saygınlığı yitip gitmektedir. Toplantılarda bilim adamı ağırlığı görmezlikten gelinerek, üyelerinin ve alkışlayıcılarının profesör unvanlı rektörler olması işin bir başka ayıbıdır.
Teziç yeni kahramanlık peşinde...
Yeni anayasa yapımının gündeme geldiği günümüzde bu tür toplantılardan anayasa önerisi çıksa, değişikliklerle ilgili görüşler açıklansa, inanın herkesin saygısı artacaktır. Yirmi beş yıldır değiştirileceği söylenen YÖK Yasası için bile bugüne dek en ufak bir tasarı hazırlayamayan, kendi söküğünü bile dikemeyen bir kurul, anayasayı nasıl hazırlar, ciddi ciddi düşünmek gerekir. Bizce yapmaları gereken, bir maddelik yasayla kendilerini "fesih" etme önerisinde bulunmalarıdır. Türkiye'yi sıkıntıya sokan böylesi kurullarla yapılan toplantılara artık son verilmelidir.
Üniversite öğretim üyeleri bugün, gündüz gözünde elinde lamba ile saygınlık arayışı içindedir. Tepedekilerin siyasal davranışları yüzünden öğretim üyeleri, yiten itibarlarını aramaktadırlar. Her biri büyük ekonomik sıkıntı içindedir. Türkiye'nin dört bucağına açılmış 83 kamu, 30 vakıf üniversitesi, öğrencileri ve velileriyle birlikte, nitelikli öğretim ve bilim arayışındadır. Son beş yılda liseyi bitirenlerde % 40 artış varken, kontenjanlar % 10 bile artmamıştır. Bütün bunlar, yönetici bildikleri kişilerin umurunda değildir.
YÖK Başkanı Teziç'in tek şikayeti, altındaki makam arabası Mercedes'in 14 yıllık olmasıdır. Utancından arabasının plakasını değiştirdiğini söylemektedir. Oysa, YÖK Başkanı, öğretim elemanlarının geçim dertlerinden, üniversitelerdeki yetersiz ve dengesiz öğretimden, üniversiteye girişteki adaletsizlikten şikayetçi olmalı ve utanmalıdır. Başkan, kendi deyişiyle, devlet iktidarının güdümünde hareket etmekten bıkmadı mı? Kalan iki aylık süresini yeni bir kahramanlık yaratarak mı bitirmek istiyor? İnsanın aklına ister istemez bu sorular geliyor. Üniversitede kahramanlık; bilimle, üniversite özerkliğini ve öğretim elemanlarını savunmakla sağlanmalıdır.
Hazırlanmakta olan taslaktaki Yükseköğretim Kurulu maddesi hiçbir yenilik getirmiyor. İki madde tek madde halinde yeniden yazılmıştır. Üniversiteler için, tıpkı 1982'deki gibi "bilimsel özerk kurumlar" denilmiştir. Nerede kaldı idari özerklik? Türkiye'de, yukarıda söylediğimiz gibi asıl olan idari özerkliktir. Oysa tıpkı 1961'deki gibi "idari ve bilimsel" özerklik kurumlar ya da 1973'teki gibi "özerk kurumlardır" denilmelidir. Sadece bilimsel özerklik denildiğinde, çıkarılacak olan yasanın, bugünden farklı olmayacağı anlamına gelir. Bir paragrafta (2) öğretim üyelerinin serbestçe yayın yapabileceği yazılmıştır. Bu da eskisinin aynıdır. Deneyimle biliyoruz ki, idari özerklik olmayınca, öğretim elemanları serbestçe yayın yapamazlar. Daha yakın geçmişte Gazi Rektörü Kadri Yamaç, bir profesörü konuşmasından ötürü gece yarısı görevden almıştır. Bu ve benzeri olaylar çokça yaşandığı gibi, öğretim elemanları da başlarına gelecek beladan korunmak için suskunluğu yeğlemişlerdir. Üniversite bu ise ve böyle algılanıyorsa, fazla söze gerek yoktur. Kenan Evren kafasının söylediği, "Özerklik iyiyse her kurumu özerk yapalım" mantığı taşınıyorsa sorun yoktur.
Üniversite denildiğinde ilk akla gelenin "türban" anlaşılması da ilginçtir. Üniversite yöneticilerinin de türbana koşullanması bir başka tuhaflıktır. Yetmiş beş milyon insanın enerjisini sırf bu giysiye odaklamak da Türkiye'ye yapılacak en büyük kötülüktür. Yıllardır sürüp gelen bu enerji yitimine artık son verilmelidir. Rektörler için türban "ben senden daha Atatürkçüyüm" yarışına dönmüştür. Anayasada türbanın serbest bırakılması türü çıkarılan söylentiler, üniversite için mutlaka gelmesi gereken düzenlemeleri, özerkliği ve akademik özgürlüğü geri bırakmıştır. Bir yazar çıkıyor, "serbest bırakırsanız türbansız öğrenci kalmaz" diyor. Yaptığı seçim tahminleri doğru çıkıyor diye bir kısım devlet iktidarcıları hemen bu söze sarılıyor. Oysa, 1997'ye dek serbestlik vardı; böyle bir beklenti gerçekleşmemiştir. Başka bir bilim adamı, "kadınların sosyal yaşamı tehlikeye girebilir" benzeri sözler söylüyor, fırsatçılar bu kez bu söylemi kucaklıyorlar. Aynı kişinin, "türban yasağı anti-demokratiktir, bu konuda kararım kesin" sözü ise duymazlıktan geliniyor. Buradan da anlaşılıyor ki, bu ülkede herkesin sağduyuya gereksinmesi vardır. Rektörler, düşünmek dahi istemiyoruz; ama kargaşa olur da yeni oluşumda yeniden rektör olur muyuz telaşındadırlar. Kısacası, devlet iktidarının organları başta olmak üzere yurttaşların neredeyse tamamı siyasallaşmış vaziyettedir. Artık buna dur denilmelidir. Üniversite, bilimin yol göstericiliğinde olaylara en çok sağduyu ile yaklaşması gereken kurumdur. Oysa, bir bakıyoruz ki, üniversite gerginlik ve kargaşa yaratıcı bir tavır içindedir.
Atatürk türbana karşı değildi...
Başörtüsü ya da türbanın üniversitelerde serbest olması anayasa hükmü olamaz, olmamalıdır. Günlük konulara göre anayasa maddesi düzenlenemez. Türkiye gibi bir ülkeye böyle düzenleme yakışmaz. Aslında üniversitelerle ilgili yasaya da konulmamalıdır. Serbestlik, din, ideoloji ve inanç temelinde değil, insan hak ve özgürlükleri düzeyinde düşünülmelidir. Üniversite, devletin kurduğu; fakat devletin dışında olan kurumlardır. Burada evrensel ilkeler geçerlidir. Dünyada gelişmiş demokratik ülkelerin hepsinde giysi özgürlüğü vardır. Çünkü, üniversite, özgür ortam kurumudur; öğrenciler ancak böyle bir ortamda gelişirler. Korku, baskı ve yasakçı ortamda gelişmenin olmadığı, tersine gerilemenin ve suskunluğun, korkaklığın yeşerdiği bilinmeyen bir şey değildir. Öyleyse, kılık-kıyafet serbestliğini insan hakları ve evrensel üniversite ölçütleri içinde anlamak gerekmektedir. Birey, tanınan bu hakkı, ister inancına ister ideolojisine ve ister düşüncesine göre kullandığını bilir. Ama devlet, insan hakları açısından bakmak zorundadır.
Türkiye korku toplumu olmaktan kurtulmalıdır. M.Kemal, "Korku üzerine hakimiyet bina edilmez." demiştir. Üzülerek söylemeliyiz ki; başta üniversite yöneticisi YÖK'çüler olmak üzere korku üzerine egemenlik kurma yarışındadırlar.
YÖK Yasası'nın ek 17. maddesi aynen şöyledir: "Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir". Bu madde için Anayasa Mahkemesi'ne dava açılmış ve iptal edilmemiştir. Aynı maddeyi anayasaya koysanız ne çıkar? Önemli olan bu maddenin uygulanmasını sağlayacak iradenin ve zihin yapısının olmasıdır. Serbestlikle ilgili bundan daha açık hüküm olabilir mi? Avrupa Mahkemesi'nin kararı da bu tür konuları ilgili ülkenin hukuku belirler bağlamındadır. Yani, AİHM yasak koymamıştır. İç hukukta ise durum yasada belirtildiği gibidir. Öyleyse şimdiki durum nedir? Bugünkü sonuç "dayatma" ürünüdür.
Tevhid-i Tedrisat Yasası uyarınca Gazi M. Kemal ve Cumhuriyet iradesi, İstanbul Darülfünunu'na bağlı bir ilahiyat fakültesi açılmasını istemiştir. Bu fakülte, Cumhuriyet'in ilk rektörü İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu tarafından 07 Mayıs 1924 günü törenle açılmıştır. Rektör, açış konuşmasında şunları söylüyor: "Darülfünun, öğrencinin kıyafetiyle meşgul olmaz. Yalnız kendi gayesiyle uğraşır. Sarıklı ve sarıksız; fakülteye girme koşullarını taşıyan bütün gençler kurumdan faydalanacaklardır."* Bundan 83 yıl önce, M.Kemal'in huzurunda bu sözler söylenmiştir. Baltacıoğlu'nun dediği gibi, üniversite kendi gayesiyle uğraşmalıdır. Gaye de, bilime ve akla inanmış beyinler yetiştirmektir. Onun gayesi, siyasallaşmak ve üniversiteye girme koşullarını taşıyanların kıyafetiyle uğraşmak olmamalıdır. Önemli olan, bu genç kızlarımızı okumamış olmaktan kurtarmaktır. *M.Tahir Hatipoğlu, Türkiye Üniversite Tarihi, 2. Baskı, Selvi Yayınları, 2000.
PROF.DR. M. TAHİR HATİPOĞLU - Tüm Öğretim Elemanları Derneği Başkanı
2007-09-20 07:55:52
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
Teziç'in yasakçı tezlerine yalanlama
20/9/2007 -Kategori: Haber
Teziç'in yasakçı tezlerine yalanlama
Laikliğin kalesi Fransa'nın dünyaca ünlü Sorbonne Üniversitesi'nde öğrencilere kıyafet yasağı uygulanmıyor. Üniversite içindeki meşhur 'Onur Alanı'nda farklı inançlara mensup öğrencileri birarada görmek mümkün.
Anayasa değişikliğiyle ilgili tartışmalara katılan YÖK Başkanı Erdoğan Teziç, üniversitelerdeki yasakçı uygulamalara Avrupa'yı dayanak gösterdi.
Ancak AB üyesi hiçbir ülkede Teziç'in dile getirdiği yasaklamalar üniversitelerde uygulanmıyor. Özellikle üniversite öğrencilerinin dinî vecibelerine göre giyinmesine ilişkin bir yasak bulunmuyor. Türkiye'nin laiklik anlayışını model aldığı ve laikliğin en katı yorumunu uygulayan Fransa'da bile Müslüman öğrenciler derslere istedikleri şekilde giriyor. Avrupa'da en kalabalık Türk nüfusunun yaşadığı Almanya'da da üniversitelere girişte kıyafet yasağı bulunmuyor. Münih Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Bucak, çok sayıda başörtülü Türk öğrencinin üniversitelerde öğrenim gördüğünü belirtirken, herhangi bir yasağın söz konusu olmadığına dikkat çekiyor. Din konusunda Avrupa'nın en özgür ülkelerinden birisi olan İngiltere'de ise sadece hizmet alanlar değil hizmet verenlere yönelik de bir yasak yok. Başörtülü olarak devlet memuru olunabilen ülkede çok sayıda başörtülü Müslüman polis görev yapıyor. Polis üniforması, Müslüman bayan polislerin dinî vecibelerine göre uyarlanmış durumda.
2004'te devlete ait ilk ve ortaöğretim okullarında öğrencilerin büyük haç, kippa ve başörtüsü ile derslere girmesini yasaklayan Fransa, özel ilköğretim kurumları ve üniversiteleri kapsam dışı bıraktı. Fransız üniversitelerinde çok sayıda başörtülü, Müslüman öğrenci hiçbir sorunla karşılaşmadan derslere giriyor. Başörtüsüyle ilgili tartışmalar sırasında üniversiteler de gündeme geldi. Fakat üniversitelerin "özgür alanlar" olarak kalması gerektiği ve öğrencilerin "ergin" insanlar olduklarına dikkat çekilerek yükseköğrenim kurumları kanuna dahil edilmedi.
Öğretmen maaşları dahil masraflarının tamamına yakını devlet tarafından karşılanan Hıristiyan ve Musevi cemaatlerine ait özel kolej ve liselerde de bu yasak uygulanmıyor. Katolik cemaatlerinin işlettiği okulların hemen hepsinin içinde "chapel" adı verilen küçük kiliseler bulunuyor. Fransız Milli Eğitim Bakanlığı'nın denetiminde çalışan bu kurumlar devlet okulları ile aynı programı takip etmek zorunda. Fakat okul derslerinin dışında öğrencilere seçmeli olarak din dersi alma imkânı tanınıyor. Bu okullar devlet destekli olduğu için eğitim paralı değil. Ailelerden, maaş durumlarına göre sembolik bir ücret talep ediliyor.
Avrupa'da en kalabalık Türk nüfusunun yaşadığı Almanya'da hem üniversitelere hem de ilköğretim okullarına dinî sembollerle girilebiliyor. Almanya'da bu tartışma, Fereşta Ludin isimli Afgan asıllı bir öğretmenin başörtülü olarak ders vermek istemesiyle ortaya çıkı. Ludin'in yargıya başvurması üzerine dava Federal Anayasa Mahkemesi'ne kadar gitti.
Mahkeme, 14 Eylül 2003'te Ludin'i başörtüsünden dolayı işe almama kararının hukuki bir temele dayanmadığı için geçersiz olduğunu bildirdi. Fakat eyaletlerin bir kanuna dayanmak şartıyla başörtülü bir öğretmeni göreve almama hakkının bulunduğuna hükmetti. Bunun üzerine, bazı eyaletler konuyla ilgili kanun yapmaya başladı. Baden-Württemberg ve Bavyera eyaleti, öğretmenler için başörtüsünü yasaklarken Yahudi ve Hıristiyan dinî sembollerine yasak getirmedi.
Gerekçe olarak da Avrupa kültürünün Yahudilik ve Hıristiyanlığın mirası olması gösterildi. Almanya'da eyaletlere göre farklılık gösteren yasak uygulaması, "hizmet alan ve hizmet veren" ayrımına göre düzenleniyor. "Hizmet alanlara" yönelik hiçbir yerde yasak bulunmuyor. Münih Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ömer Bucak, çok sayıda başörtülü Türk öğrencinin üniversitelerde öğrenim gördüğünü belirterek öğrencilere ilişkin bir yasağın söz konusu olmadığını kaydediyor.
Dinî yaşam açısından Avrupa'nın en özgür ülkelerinden birisi olan İngiltere'de sadece hizmet alanlar değil hizmet verenlere yönelik de bir yasak yok. Başörtülü olarak devlet memuru olunabilen ülkede çok sayıda başörtülü Müslüman polis görev yapıyor. Polis üniforması, Müslüman bayan polislerin dinî vecibelerine göre uyarlanmış durumda.
ZAMAN
20.Eylül.2007 03:58:27
Yorum (1) Kalıcı Bağlantı